H. İbrahim Özkurt / TARİHSEL MATERYALİZM VE DEVRİMLER?
Marks’ın ve Engels’in tarihsel materyalist görüşlerinin temel argümanı ilerlemeci bir anlayıştır. “Türümüz; ilkel komünal, köleci ve feodal toplum süreçlerini yaşamıştır. Günümüzde yaşanılan toplum kapitalist toplumdur ve kaçınılmaz olarak yerini komünist topluma bırakacaktır.” Bu süreç, insanlığın doğal ve kaçınılmaz gelişim süreci olarak görülür.
“Feodal toplumda toprağa dayalı üretim hâkimdi. Sanayi Devrimi ile birlikte üretim biçimi değişmiş ve yerini kapitalist üretim biçimine bırakmıştır. Kapitalizm de kendi iç çelişkileri nedeniyle yerini komünizme bırakacaktır.” Ben, bu anlayışın ekonomik faktörlere aşırı önem verilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.
Oysa söz konusu toplumları ortaya çıkaran şey doğal bir süreç değil, devletin karşı devrim sonucu inşa edilmesiyle ortaya çıkan zorlayıcı tarihsel süreçtir. Nitekim 1600’lü yıllarda insanlığın yaklaşık %60’ı devlet dışı alanlarda komünal biçimde yaşamaktaydı.
Daha düne kadar Kuzey Amerika’da ve Avustralya’da yaşayan bazı toplulukların yerleşik yaşama bile geçmediklerine tanık olduk. Hatta ilk köleci Sümer devletleri döneminde bile İndus Vadisi’nde daha eşitlikçi bir toplumsal yapının var olduğu bilinmektedir. Kısacası, türümüzün tarihsel serüvenini tek çizgili bir gelişim anlayışına indirgemek doğru değildir.
Aslında insanlık tarihi, komünal toplumlar ve devletli toplumlar olmak üzere iki ana kategoride ele alınmalıdır. İnsan ihtiyaçları başlangıçta topraktan ve el zanaatlarıyla karşılanırken, 1600’lerde Galileo ile başlayan bilimsel devrim sonrasında bilime dayalı üretim teknikleri gelişmiş ve insan ihtiyaçları makineler aracılığıyla da üretilmeye başlanmıştır. Böylece makinelerin sahipleri olan burjuvalar süreç içinde devletin de sahipleri hâline gelmiştir.
Kapitalizm adını verdiğimiz günümüz devletli toplumu, son iki yüz yılda bilimsel üretim tekniklerinin hızlı gelişimi nedeniyle sürekli dönüşmektedir. Devletin sahipleri de her yeni bilimsel ve teknolojik üretim biçimini denetleyen güçler tarafından el değiştirmektedir.
Rusya, Çin ve diğer “sosyalist” ülkelerde ise aslında devlet kapitalizmi inşa edilmiştir. Bu nedenle bu sistemler kaçınılmaz olarak çöküş sürecine girmiştir. Söz konusu devlet kapitalizmlerine sosyalizm demek doğru değildir. Üstelik Marx’ın, komünizm öncesinde “sosyalist devlet” biçiminde bir önermesi de yoktur. Marx, sosyalizm ve komünizm kavramlarını çoğu zaman eş anlamlı kullanmış, aralarında keskin bir ayrım yapmamıştır. Bu anlamda Leninizm denen sistemin, Marx’tan bir sapma sonucu ortaya çıktığını ve kaçınılmaz olarak çöktüğünü düşünüyorum. Bu nedenle “Marksizm-Leninizm” ifadesini bile Marx’a yönelik bir çarpıtma hatta sapma olarak görüyorum.
İnsan emeğinin sömürülmesi ve doğanın talanı üzerine kurulu olan günümüz kapitalist-emperyalist sistemi, büyüme adına gezegenimizi hızla yaşanmaz hâle getirmektedir. Bu nedenle doğanın sömürüsü ve ekolojik yıkım, çağımızın temel çelişkisi hâline gelmiştir.
Kapitalizmin ilk dönemlerinde, köylerdeki yarı komünal kültürü hâlâ taşıyan birinci kuşak işçi sınıfı daha devrimci bir karaktere sahipti. Ancak ikinci, üçüncü ve günümüz işçi sınıfında bu devrimci öz büyük ölçüde kaybolmuştur. Marx bile kendi döneminde işçi sınıfının bu dönüşümünü görmüş ve buna dikkat çekmiştir. Hatta Rusya’daki obşinaların (köy komünlerinin), Rusya’da komünizmin temel dayanaklarından biri olabileceğini ve komünizmin bu yapıların üzerine inşa edilebileceğini ifade etmiştir.
DEVRİM
Tarihsel sürece baktığımızda, günümüze kadar gerçek anlamda bir devrimci dönüşüm yaşandığını söylemek ne kadar mümkündür? Zira devlet ve devleti sahiplenerek onun gücüyle insanı ve doğayı sömüren mülk sahibi sınıflar hâlâ yerli yerinde durmaktadır. Üstelik bugün, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlüdürler. Çünkü bilim ve bilimsel üretim teknikleri büyük ölçüde devleti sahiplenen burjuvazinin denetimi altındadır.
Bu durumda, devleti ve devletin sahibi olan burjuvaziyi tasfiye etmeksizin devrimden söz etmek, kendimizi aldatmaktan başka bir şey değildir.
Büyük insanlık, gerçek bir devrim için devleti ve burjuvaziyi eş zamanlı tasfiye etmek zorundadır. Devleti ele geçirerek burjuvaziyi mülksüzleştirmek teorik olarak mümkün görünse de, devlet yerinde kaldığı sürece sömürü yeniden üretilir. Çünkü burjuvaziden alınan mülk bu kez devleti yöneten bürokratik sınıfın denetimine geçer. Böylece sömürü biçim değiştirir, ama ortadan kalkmaz. Üstelik yaşanan tarihsel süreç bunu kanıtlamıştır da.
Bu nedenle asıl sorun, devleti ele geçirmek değil, onu tasfiye etmenin yolunu bulmaktır. Çünkü devlet ortadan kalktığında sınıfların varlık zemini de ortadan kalkacaktır.
Bir benzetme yapalım. Bir holding düşünün. Holdingin sahipleri şöyle desin:
“Holdingimizi tasfiye edeceğiz; çünkü kazandığımız servet bize de, çocuklarımıza da, torunlarımıza da yeter.”
Holding sahipleri holdingi doğrudan tasfiye edemez. Çünkü holdingde çalışan on binlerce insan bir anda işsiz kalır. Ancak holdingi satabilir, birilerine devredebilir ya da devlete bırakabilirler. Her durumda mülkiyet el değiştirir; fakat sömürü ve talan sürer.
Devlet meselesi de böyledir. Devletin el değiştirmesi —hatta komünistlerin devleti yönetmesi bile— sömürü ve talanın sona erdiği anlamına gelmez. Eğer sömürü ve talanın gerçekten son bulmasını istiyorsak, devleti ele geçirme arzusundan vazgeçip onun kökünü kazımanın yolunu bulmalıyız.
Devletin kökü yerellerdedir: köylerde, kasabalarda, mahallelerde, belediyelerde ve kentlerde. Halk yerelleri doğrudan yönetmeye başladığında ve devletle köklü bir hesaplaşmaya girdiğinde, devletin tasfiyesi mümkün hale gelir diye düşünüyorum.
Bu nedenle parlamenter mücadeleyi merkeze alan örgütlenme anlayışı terk edilmelidir. Onun yerine, yerellerin doğrudan halk tarafından yönetilmesini hedefleyen meclis temelli doğrudan demokratik örgütlenmeler inşa edilmelidir. Zira gerçek devrim, iktidarın el değiştirmesi değil; iktidar ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıdır.