DevletDoğrudan Demokrasi Deneyleriikili iktidarTarihten bugüne

H. İbrahim Özkurt / BASIN AÇIKLAMASI YAPARAK NEREYE KADAR?

1980 askeri darbesiyle birlikte Türkiye’de toplumsal muhalefetin hareket alanı büyük ölçüde daraltıldı. Kitlesel mücadelelerin, grevlerin, sokak eylemlerinin ve örgütlü toplumsal direnişlerin yerini giderek basın açıklamaları aldı.

Aradan yaklaşık 40 yıl geçti.

40 yıldır basın açıklaması yapıyoruz. 40 yıldır protesto ediyoruz. 40 yıldır itiraz ediyoruz. 40 yıldır hukuk mücadelesi veriyoruz.

Peki sonuç ne? Elde ne var? 

 Basın açıklaması 12 Eylül faşist darbesi nedeniyle üretilse de artık bir mücadele yöntemi olmaktan çıkıp adeta rahatlama haline geldi. Bir avuç insan bir araya geliyoruz, bir metin okunuyor, dinleyen kimse yok. kendimiz bile dinlemiyoruz, sosyal medya için fotoğraflar çekiliyor, birkaç haber çıkıyor ve herkes evine dönüyor.

Sonra?

Hiçbir şey. Bir sonraki açıklama için yeniden toplanılıyor.

 On yıllardır aynı yöntemleri tekrar edip duruyoruz. Açıklıyoruz. Protesto ediyoruz. Dilekçe veriyoruz. Dava açıyoruz. Bir başka açıklama yapıyoruz. Sonra yeniden açıklama yapıyoruz.

Buyrun bir de Dünya tarihine bakalım. Basın açıklamalarından milyonlarca büyüklükte eylem ve direnişlere. 

1968 Fransa’sında milyonlarca insan sokaklara çıktı. Irak Savaşı’na karşı dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan aynı günlerde meydanları doldurdu. Hindistan’da çiftçiler uzun süreli kitlesel mücadeleler yürüttü. Arap baharında milyonlarca insan sokaklara çıktı. Tiananmen Meydanı’nda, Hong Kong’da, Seattle’da, Şili’de, Güney Afrika’da ve dünyanın daha birçok yerinde büyük toplumsal hareketler ortaya çıktı.

Türkiye’de de 1968 öğrenci hareketlerinin yanı sıra 1970 de 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi yaşandı. İşçi ve öğrenci mücadeleleri hız kesmeden sürdü. 1977 1 Mayıs’ı, Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü, kamu emekçilerinin kitlesel mücadeleleri, Cumhuriyet Mitingleri, Gezi hareketi,  Dünyada ve bizde daha niceleri…

Kısacası Dünya basın açıklamalarından milyonlarca kat büyük mücadeleler gördü.  Yani milyonlarca insan sokaklara çıktı. Milyonlarca insan grev yaptı. Milyonlarca insan yürüdü. Milyonlarca insan direndi. Milyonlarca insan dava açtı. Milyonlarca insan değişim istedi. Ama sadece istedi.

Söz konusu mücadeleler karşın bugün ne halde olduğumuzu sorma vakti gelmedi mi?

  NE YAPIYORUZ? YAPTIKLARIMIZIN YAPTIRIM GÜCÜ OLDU MU? 

Kararları kim alıyor? Ekonomiyi kim yönetiyor? Yaşam alanlarımız hakkında kim karar veriyor? Kentlerimizi kim planlıyor ve yönetiyor? Doğayı kim talan ediyor? Çalışma hayatımızı kim belirliyor?

 Tabii ki biz değiliz. Az daha unutuyordum. Dünya’nın yaklaşık beşte ikisini de sosyalistler ya da komünist partiler yönetmişti. Ne değişti? Neden başaramadılar da çöktü?

Çünkü toplumun kendi yaşamını doğrudan yönetebileceği kalıcı ve güçlü demokratik örgütlenmeler üretemedik, sosyalist devletleri ise toplum adına profesyoneller yönettiği için çöktü. Halk devleti zaten doğrudan yönetemez. Halk ancak kendi yaşam alanlarını yönetebilir. Bugün Dünya’da ve ülkemizde hala çok sayıda sol parti var ve hepsi iktidar olup devleti yönetme peşinde. Yanı sıra onlarca Anarşist grup Dünya devrimi bekliyor.

Ülkemizde onlarca sendika, binlerce kadın örgütü, çevre ve ekoloji örgütü, emek örgütü var. Lgbti+ ve çeşitli toplumsal hareketler de var.

Örgüt çok.

Ama ortak toplumsal güç yok. Toplumun kendi yaşamını doğrudan yönetme mekanizmaları var mı? Yok olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama neden hâlâ aynı yöntemle örgütlenip mücadele etmeye çalışıyoruz? Sorun örgütlerin azlığından ya da çokluğundan mı?

Sorun, örgütlenme anlayışımızda olabilir mi? Üstelik (Yukarıda da değindiğim gibi) söz konusu devletçi-iktidarcı örgütler dünyamızın birçok ülkesinde devlet iktidarını işçi ve emekçi sınıf adına ele geçirmelerine karşın başarılamadı. Çünkü kendi yaşam alanlarını bile yönetme deneyimi olmayan işçi ve emekçi sınıflar devleti zaten yönetemezlerdi. Üstelik devlet denen kurumlar bütünü illaki temsilciler tarafından yönetilir. 

YANİ YENİ BİR ŞEY DENEMEK ZORUNDA DEĞİL MİYİZ?

Yalnızca mevcut sistemden bir şeyler istemek yerine, işçi ve diğer emekçilerin, kadınların, gençlerin kendi demokratik gücümüzü yaratmayı neden gündemimize alıp tartışmıyoruz?

Yaşam ve çalışma alanlarımızı halkın ve halkların ortaklaşa yönetmesi mümkün değil mi? Neden devleti ele geçirmek sanki farklı bir sonuç alınabilirmiş gibi ısrarla savunuluyor da devleti önceden parçalamanın mümkün olup olmayacağını düşünmüyoruz, tartışmıyoruz?  

Mahallelerde, işyerlerinde, okullarda, üniversitelerde, köylerde ve belediyelerde doğrudan demokrasiye dayalı meclisler (Sovyetler) oluşturamaz mıyız? Rusya’daki bir zamanların SOVYET örgütlerinden övgü ile söz ediyoruz da kendi ülkemizde neden benzer örgütlenmeler üretmiyoruz? Doğrudan demokratik meclisler şeklinde örgütlenerek, kopuk vaziyette olan toplumsal tüm dinamikleri ortak bir demokratik AĞ içinde buluşturamaz mıyız?

Yani, insanların kendi yaşamlarını ilgilendiren kararları doğrudan alarak ademimerkeziyetçi özyönetimler inşa etmek adına örgütleyemez miyiz?  Böylelikle insan yeniden” politik hayvan” mertebesine yükselebilsin. Yani insanlaşabilelim. Zira politika yapmayan insan kitle ve sürüden başkası değildir. Politika yapmak ise, kendisinin ve çevresinde olup bitenlerin çözümüne dair karar süreçlerine aracısız ve temsilcisiz olarak DOĞRUDAN katılmasıdır.

 Belki de bugüne kadar yeterince düşünmediğimiz şeyler tam da bunlardır.

Yani toplumun politikayı doğrudan yaparak kendi kendisini örgütlemesi, şeyleri ve  kendi kendisini yönetmesi.

Tabii önce toplumun kendi kendisini örgütlenmesine önayak olmak, yardımcı olmak gerekiyor. Bunun için önce konuşmamız gerekiyor.

Ama alıştığımız biçimde toplumu yönetmek için değil. Kimsenin bir başka örgütü temsil etmediği, kimsenin kendi örgütünün çıkarını öne sürmediği, herkesin yalnızca kendi adına katıldığı bir toplantı yapalım.

Sol partilerden, sendikalardan, kadın hareketlerinden, ekoloji hareketlerinden, işçi ve emekçi hareketlerinden, gençlik hareketlerinden, LGBTİ+ ve toplumun farklı kesimlerinden insanlar gelsin. Ama Temsilci olarak değil, birey olarak. Birbirimizi ikna etmek için değil, birbirimizi dinlemek için. Geçmişi tekrar etmek için değil, geleceği tartışmak için.

Şu soruyu birlikte soralım:

BUGÜNE KADAR YAPTIKLARIMIZDAN SONUÇ ALAMADIYSAK (Ki alamadık)  BAŞKA NE YAPABİLİRİZ?

Belki toplantıdan hiçbir sonuç çıkmaz. Belki farklı düşünceler ortaya çıkar. Belki anlaşamayız. Ama aynı yöntemleri tekrar ederek farklı bir sonuç elde edemeyeceğimiz kesin.

Gezegenimizin canlı yaşamı büyük bir tehdit altında. İklim krizi, ekolojik yıkım, savaşlar, yoksulluk ve eşitsizlik giderek büyüyor. Yapay zekâ teknolojisi burjuvaların kontrolünde olduğu için ne felaketler yaşatacakları ise belli değil.

Böylesine büyük sorunların karşısına klasik örgütler ve yalnızca basın açıklamalarıyla, değişik protesto hareketleri ile ve hukuki mücadelelerle çıkamayız.

Yeni bir mücadele anlayışına, yeni bir örgütlenme anlayışına ve toplumun- emekçi büyük insanlığın- kendi gücünü ortaya çıkaracak yeni demokratik mekanizmalara ihtiyacımız var. Üstelik Türk, Kürt vd. Aynı yaşam alanını paylaşanlar etnik kimliklerini dikkate almaksızın ortak örgütlenme ve komünal yaşamın önünü açacak olan ortak özyönetim anlayışını yaşama geçirmiş olurlar da.

Öyleyse ilk adımı atalım. Bir araya gelelim. Konuşalım. Tartışalım. Eleştirelim. Yeni yollar arayalım. Kim bilir belki de Türkiye’de başlayacak bu tartışma, başka ülkelerdeki insanlara da ulaşan daha büyük bir demokratik arayışın başlangıcı olur.

Artık soru şu olmalı.

DAHA KAÇ BASIN AÇIKLAMASI YAPACAĞIZ?

Yoksa komünal yaşam adına kendi yaşamımızın kararlarını kendimiz alacağımız yeni bir mücadele ve örgütlenme biçimi mi üreteceğiz? Karar bizim. Üstelik zaman daralıyor.

Zaten komünal yaşam, devletin sönümlenerek herkesin kendi yaşam alanlarını, üretimi, dağıtımı, paylaşımı ve bilcümle ihtiyaçları ve sorunları doğrudan yönetmesi değil mi? Bugünden yaşam alanlarımız doğrudan yöneterek neden deney kazanmayalım? Üstelik deney kazanamazsak Dünya devrimi dahi olsa komünal yaşamı kuramayız. Tıpkı  pratik yapmayan bir tıp öğrencisinin asla cerrah olamayacağı gibi…

Şayet başaramazsak burjuvazi büyümek, büyürken de doğamızın sınırlı kaynaklarını sömürmek, tüketmek, talan etmek zorunda. Bu nedenle yeni yöntemlere ihtiyacımız var. Zira alışılagelmiş protesto ve benzeri siyasetler ile içinde yaşadığımız sistemi değiştirmek şöyle dursun, demokratikleştiremeyiz bile.    

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu