Genel

H. İbrahim Özkurt /

İNSANLIĞIN VE SOLUN TEMEL SORUNU:

POLİTİKANIN İNSANDAN ALINMASI

İnsan, fiziksel olarak birçok hayvana göre zayıftı. Uzun süre bakıma muhtaç çocuklar yetiştiriyor; tek başına avlanması, korunması ve beslenmesi, dolayısıyla yaşamını sürdürmesi oldukça zordu. Bu nedenle insanın hayatta kalmasında iş birliği, iş bölümü, dayanışma, yardımlaşma ve ortak kararlar alarak geleceği planlama yeteneği belirleyici oldu.

Bütün bunların gerçekleşmesini mümkün kılan en önemli araçlardan biri ise dildi. İnsan, dil sayesinde yalnızca iletişim kurmadı; geçmiş deneyimlerini aktarabildi, geleceği birlikte tasarlayabildi, ortak amaçlar oluşturabildi ve bu amaçlar doğrultusunda kolektif eylem gerçekleştirebildi.

Dolayısıyla dil sayesinde birlikte plan yapabilme ve ortak karar alabilme yeteneği, yani politika yapabilmesi, komünal yaşamın kuruluşunda son derece önemliydi.

İnsan önce birlikte yaşadı; birlikte yaşadıkça da bu ortak yaşamı düzenlemek zorunda kaldı. Kimin ne yapacağı, nasıl beslenecekleri, çocukların nasıl korunacağı, tehlikelere karşı nasıl davranılacağı, elde edilen ürünün nasıl paylaşılacağı gibi sayısız sorun ancak ortak kararlarla çözülebilirdi.

Bu anlamda politika, insan toplumuna sonradan eklenmiş bir faaliyet değildir. Politika, birlikte yaşayan insanların ortak yaşamlarını düzenleme ihtiyacının doğal sonucudur.

Aristoteles boşuna “İnsan politik hayvandır.” dememiştir.

POLİTİKA İNSANIN YAŞAMSAL FAALİYETİYDİ

Politika, türümüz için gerçekten yaşamsaldı. Ancak politikayı bugün anlaşılan dar anlamıyla; seçimler, siyasi partiler ve devlet yönetimi olarak düşünmemeliyiz. Buradaki anlamıyla politika, ortak yaşamı ilgilendiren sorunlar hakkında birlikte düşünmek, tartışmak, karar almak ve alınan kararları birlikte uygulamaktır.

İnsanlığın ilk dönemlerinde yaşamın kendisi ile politika birbirinden ayrılmış değildi. Üretim, tüketim, paylaşım, korunma, çocukların yetiştirilmesi ve topluluğun geleceğinin belirlenmesi aynı ortak yaşamın parçalarıydı.

Peki, bugün durum böyle midir?

GELELİM GÜNÜMÜZ İNSANININ POLİTİKA YAPIP YAPAMADIĞINA…

Buna “evet” demek mümkün değildir.

 Devletli yaşamın ortaya çıkmasıyla birlikte, toplumun ortak yaşamını ilgilendiren kararların alınması giderek toplumun tamamının elinden çıkmış ve profesyonel bir azınlığın faaliyet alanına dönüşmüştür.

Bugün milyarlarca insanın yaşamını ilgilendiren kararları siyasi parti kadroları, büyük sermaye çevreleri, iktidar sahipleri ve bürokrasi almaktadır. İnsanların büyük çoğunluğuna ise birkaç yılda bir sandığa giderek oy vermek ve başkalarının hazırladığı politikalar arasında tercih yapmak kalmaktadır.

Böylece politika, toplumun gündelik yaşamından koparılmış ve profesyonellerin işi hâline getirilmiştir. Üstelik bu durum yalnızca burjuva toplumları için geçerli değildir. Sosyalist ve komünist partilerin üyeleri bile çoğu zaman gerçek anlamda politika yapamamaktadır. Çünkü parti yönetimleri geniş yetkilerle donatılmış, karar alma süreçleri profesyonel kadroların elinde toplanmıştır. Üyelerin görevi ise çoğu zaman alınan kararları uygulamak veya desteklemekle sınırlandırılmıştır.

Kısacası insanlar politikadan uzaklaştırılmış, takipçi konumuna indirgenmiş; politika profesyonelleştirilerek iktidarın ve uzmanların faaliyet alanı hâline getirilmiştir. Böylece insan, kendi yaşamının öznesi olmaktan uzaklaştırılmıştır.

DEVLET SADECE BİR BASKI AYGITI MIDIR?

Burada devlet sorununa geliyoruz.

Devletin ortaya çıkışıyla birlikte toplumun ortak yaşamını ilgilendiren kararlar, toplumdan ayrışmış özel bir örgütlenmenin elinde toplanmıştır. Devlet yalnızca baskı uygulayan bir aygıt değildir. Aynı zamanda belirli mülkiyet ve iktidar ilişkilerini koruyan, bunların devamlılığını sağlayan örgütlü bir güçtür.

Bu nedenle burjuvazinin iş gücünü ve doğayı sömürmesini yalnızca sermayenin ekonomik gücüyle açıklamak yeterli değildir. Bu ilişkilerin hukuki ve siyasi olarak korunmasında devletin örgütlü gücü belirleyici bir rol oynar.

Buradan hareketle temel soruyu sormak gerekir:

İnsanları iktidardan kurtarmak için iktidarı ele geçirmek gerçekten bir çözüm müdür?

SOSYALİST DEVLET SORUNU

Geçmişte yaşanan sosyalist deneyimlerin en önemli sorunlarından biri burada ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi halk adına iktidarı ele geçiren komünist partiler, mevcut devlet mekanizmasını ortadan kaldırmak yerine onu kullanarak yeni bir toplumsal düzen kurmaya yöneldiler. Burjuva mülkiyetinin önemli ölçüde tasfiye edilmesi ve üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçirilmesi devletin ortadan kalkması sonucunu doğurmadı. Tam tersine devlet varlığını sürdürdü; bürokrasi güçlendi ve karar alma yetkileri toplumdan daha da uzaklaştı.

Burada son derece önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır:

Devletleştirme, toplumsallaştırma değildir.

Bir işletmenin özel mülkiyetten çıkarılıp devlet mülkiyetine geçirilmesi, o işletmenin toplum tarafından doğrudan yönetildiği anlamına gelmez. Mülkiyetin sahibi devlet olabilir; fakat kararları yine profesyonel yöneticiler, bürokratlar ve siyasi kadrolar alıyorsa toplum üretimin ve yönetimin gerçek öznesi hâline gelmiş olmaz.

Sorun tam da budur.

MARX NE DİYORDU, LENİN NE YAPTI?

Burada Marx ile Lenin arasındaki yaklaşım farkının ayrıca tartışılması gerekir.

Marx’ın komünist toplum anlayışında devletin sonsuza kadar varlığını sürdüren bir kurum olması söz konusu değildir. Devletin tarihsel olarak belirli toplumsal koşulların ürünü olduğu ve sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte siyasal egemenlik işlevinin de ortadan kalkacağı düşüncesi Marx’In temel yaklaşımının önemli bir parçasıdır. Ancak Lenin’in pratiğinde, devrim sonrasında proletarya adına işleyen güçlü bir devletin kurulması ve bu devlet aracılığıyla sosyalizme geçilmesi merkezi bir önem kazanmıştır. Sonuçta devlet ortadan kaldırılmak yerine yeniden örgütlenmiş ve güçlendirilmiştir. Böylece başlangıçta geçici olması düşünülen devlet aygıtı giderek kalıcı bir yönetim mekanizmasına dönüşmüş; parti ve bürokrasi toplumun üzerinde yeni bir iktidar odağı hâline gelmiştir. İnsanları iktidardan kurtarmak için iktidarı ele geçiren sol, sonunda iktidarın yeniden üretilmesine yol açmıştır.

Bence Marksist solun tarihsel olarak çözemediği temel sorunlardan biri budur.

DEVLETİN SÖNÜMLENMESİ NEDEN GERÇEKLEŞMEDİ?

Çünkü devlet yalnızca bir sınıfın elindeki basit bir araç değildir. Devlet; bürokrasisi, ordusu, polisi, hukuku, maliyesi, idari yapıları ve karar alma mekanizmalarıyla son derece karmaşık bir kurumlar bütünüdür. Bu nedenle “devleti ele geçirip sonra sönümlendiririz” demek, sorunu çözmeye yetmez. Çünkü devlet mekanizmasını yönetebilmek için yine profesyonel yöneticilere ihtiyaç duyulur. Profesyonel yöneticiler ortaya çıktığında ise toplum ile yönetim arasında yeni bir ayrım oluşmaya başlar. Böylece devletin ortadan kaldırılması beklenirken, onu yöneten yeni bir bürokratik tabaka ortaya çıkar. Devletin toplumu yönetmesi devam ettiği sürece, toplumun kendi kendisini yönetmesi de mümkün olmaz. Sosyalist ülkelerde tam da bu oldu.

Özgürleşmenin yolu, toplumu devlet aracılığıyla yönetmek değil; toplumun kendi kendisini doğrudan yönetebilmesinin koşullarını yaratmaktır.

KOMÜNİZM SINIRLARA DUVAR ÖRMEK DEĞİLDİR

Komünizmden söz ederken özgürlüğü de yeniden düşünmek gerekir. Komünizm yalnızca ekonomik eşitlik değildir. Toplumsal özgürlüktür.

İnsanın karnının doyurulması elbette önemlidir; fakat insanın özgür olmadığı bir toplumda yalnızca maddi ihtiyaçların karşılanması gerçek anlamda özgür bir yaşam yaratmaz. Sınırların, duvarların ve insanların hareket özgürlüğünü engelleyen mekanizmaların ortadan kalkması da bu nedenle önemlidir.

Tarih boyunca devletler yalnızca içerideki toplumu yönetmekle kalmamış, aynı zamanda sınırlar oluşturarak insanların hareketlerini denetlemişlerdir. Sümer kent devletlerinin surlarından Berlin Duvarı’na kadar farklı dönemlerde farklı amaçlarla inşa edilen duvarlar, aynı zamanda insan hareketliliğinin ve özgürleşme arayışlarının önüne konulan engeller olmuştur.

Sosyalist ülkelerin tümünde fiziksel duvarlar bulunmasa bile yurttaşların istedikleri ülkelere özgürce gitmelerinin engellenmesi, özgürlük sorununun devam ettiğini göstermektedir. İnsanın yalnızca karnının doyması yetmez; özgür olması gerekir. Zira özgürleşen insanlık karnını doyurmanın yolunu mutlaka bulur.

O HÂLDE NE YAPILMALI?

Devleti ne bir sınıfın ne de emekçi halkın doğrudan yönetemeyeceğini düşünüyorsak, geriye şu seçenek kalmaktadır:

Devleti ele geçirmek yerine, toplumu devlete ihtiyaç duymayacak şekilde örgütlemek.

Devletçi komünistler işçi ve emekçi halk adına devleti yönettiler. Ancak devleti sönümleyemedikleri gibi, insanın ve doğanın karşı karşıya olduğu temel sorunları da çözememiş oldular. Palyatif çözümler ise kalıcı olamadı.

Burada komünistler açısından çok daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Devleti ortadan kaldırmak isteyenler, devletin yerine ne koyacaktır? Daha doğrusu: Devletten kurtulmak ve komünal bir yaşam kurmak için devrimden önce ne yapılmalıdır?

KOMÜNAL YAŞAM DEVRİMDEN SONRA MI BAŞLAYACAK?

Bazı anarşist ve özgürlükçü yaklaşımların düşündüğü gibi, devletin bir devrim sonucunda ortadan kaldırılması tek başına yeterli değildir. Çünkü devlet ortadan kalktığında köyler, kasabalar, belediyeler ve kentler yerli yerinde duracaktır. İnsanlar üretmeye devam edecek; gıda, sağlık, eğitim, ulaşım, barınma ve enerji gibi ihtiyaçların karşılanması gerekecektir.

Üretimin nasıl yapılacağı, ürünlerin nasıl dağıtılacağı ve paylaşılacağı; sağlık hizmetlerinin nasıl örgütleneceği; eğitimin nasıl yürütüleceği; kentlerin ve köylerin nasıl yönetileceği gibi sorunlar ortadan kalkmayacaktır. Tam tersine, bütün bu sorunların çözülmesi gerekecektir. Bu nedenle komünal yaşamın nasıl işleyeceği devrimden sonra düşünülmemeli; bugünden itibaren yaşam ve çalışma alanlarında bunun deneyimleri oluşturulmalıdır.

İnsanlar kendi mahallelerinde, köylerinde, işyerlerinde, kooperatiflerinde ve çeşitli yaşam alanlarında birlikte karar almayı öğrenmelidir. Çoğu insanın dediği gibi sorun birilerinin birilerini eğitmesi değildir. Aksine üretim, paylaşım, dayanışma, eğitim, sağlık, çevre ve yerel yönetim gibi alanlarda doğrudan demokrasi deneyimleri geliştirilmelidir ki, insanlar pratik içinde öğrensin ve öğretsin.  

Çünkü insanlar yönetmeyi ve birlikte karar almayı deneyimlemeden, bir gün devrim gerçekleştiğinde bir anda komünal toplumu kuramazlar.

Aksi hâlde devrim gerçekleşse bile üretimi, dağıtımı, sağlığı, eğitimi, ulaşımı ve diğer toplumsal ihtiyaçları emekçi halk adına yine birilerinin yönetmesi gerekecektir.

Bu durumda da devletin yerine başka bir yönetici yapı konulacak ve komünal yaşam yine kurulamayacaktır.

İKTİDARI ELE GEÇİRMEK Mİ, POLİTİKAYI İNSANA GERİ VERMEK Mİ?

Burada sol açısından temel bir tercih ortaya çıkıyor.

Geçmişte devleti ortadan kaldırma veya proletarya adına devleti kullanma iddiasıyla başlayan bazı devrimler, sonunda devleti daha da güçlendirmiştir. Parti, bürokrasi ve devlet, toplumun üzerinde yeni bir iktidar odağı hâline gelmiştir.

Yani insanı iktidardan kurtarmak için iktidarı ele geçiren sol, iktidarın yeniden üretilmesine yol açmıştır.

O hâlde sorun yalnızca “iktidarı kimin kullanacağı” değildir.

Asıl sorun şudur:

İktidarın toplumdan ayrılmış, profesyonel ve kalıcı bir güç hâline gelmesini nasıl önleyeceğiz?

Bence solun çözmesi gereken temel sorun budur.

Çünkü hâlâ “sosyalist devlet” fikrinin peşinden gidildiğinde, mevcut devlet biçiminin yalnızca yöneticilerini ve mülkiyet ilişkilerini değiştirmekle gerçekten özgürleştirici bir toplum kurulup kurulamayacağı yeterince sorgulanmamaktadır. Oysa sorun devletin kimin elinde olduğu kadar, toplum ile yönetim arasındaki ayrımın kendisidir.

POLİTİKAYI YENİDEN İNSANA VERMEK

Başlangıçta söylediğimiz noktaya yeniden dönelim.

İnsanlık, hayatta kalabilmek için birlikte yaşamayı, dayanışmayı ve ortak karar almayı öğrendiği için bugünlere geldi. İnsanı insan yapan temel özelliklerden biri de budur.

Ancak bugün milyarlarca insan, kendi yaşamını doğrudan ilgilendiren kararları kendisi alamamaktadır. Kendi yaşamının öznesi olmak yerine, başkalarının aldığı kararların sonuçlarını yaşamaktadır. Bunun değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

İnsanlığın geleceği, her kim olursa olsun devlet iktidarını ele geçirip güçlendirmekte değildir. İnsanlığın geleceği, politikanın yeniden insanların gündelik yaşamına girmesindedir.

Yaşam ve çalışma alanlarında doğrudan demokrasiye dayalı meclisler oluşturulmalı; insanlar kendi yaşamlarını ilgilendiren kararları doğrudan kendileri almalıdır.

Bu meclisler aracılığıyla özyönetimler oluşturulmalı; özyönetimler ise birbirleriyle dayanışma, yardımlaşma ve koordinasyon temelinde birleşmelidir.

Böylece aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen, merkezi bir devlet iktidarına dayanmayan özgür federasyonlar ortaya çıkabilir.

Bu anlayışta politika yeniden profesyonellerin işi olmaktan çıkarak toplumun gündelik yaşamının bir parçası hâline gelir.

 İnsan yeniden yalnızca oy veren, yönetilen ve kendisi adına karar alınan bir varlık olmaktan çıkar.

Kendi yaşamı hakkında karar veren, birlikte üreten, birlikte paylaşan ve birlikte yöneten toplumsal bir özne hâline gelir.

Belki de insanlığın önündeki asıl mesele budur:

İnsanları yönetecek yeni bir iktidar bulmak değil, insanların birbirini yönetmek zorunda olmadığı bir toplumsal düzen kurabilmek.

Ve solun temel sorunu da belki tam burada yatmaktadır:

İktidarı ele geçirmek değil, iktidarın toplumdan ayrılmasını nasıl önleyeceğimizi bulmak.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu