Toplum ve Birey

H. İbrahim Özkurt / İnsana Dair

Sosyal medyada tanınmış filozofların sözleri sıkça paylaşılır. Özellikle insan, dostluk, erdem ve karakter üzerine söylenmiş özlü sözler büyük ilgi görür. Ancak bu sözlerin, onları kimin söylediğine duyulan saygının etkisiyle çoğu zaman sorgulanmadan kabul edildiği de bir gerçektir. Oysa hiçbir düşünce, yalnızca sahibinin ününden dolayı doğru kabul edilmemelidir. Her düşünce, aklın ve bilimin süzgecinden geçirilmelidir.

Örneğin Aristoteles, Konfüçyüs, Seneca, Nietzsche ve Epiktetos gibi düşünürler, dost seçerken erdemli, karakterli ve insanı geliştiren kişilerle birlikte olunmasını öğütlerler. Kuşkusuz bu tavsiyelerin bireysel yaşam açısından önemli bir değeri vardır. Ancak dikkat çekici olan, bu sözlerin çoğunun insanların neden erdemli ya da erdemsiz, neden karakterli ya da karaktersiz hâle geldiklerini açıklamaktan çok, ortaya çıkan sonuca odaklanmasıdır.

Örneğin; · Aristoteles: “Erdemli insanlarla dostluk kur; gerçek dostluk çıkar üzerine değil, karakter üzerine kurulur.”

Konfüçyüs: “Senden daha erdemli insanlarla arkadaşlık et; kötü alışkanlıkları olanlardan uzak dur.”

Seneca: “Seni daha iyi bir insan yapmayan dostluk, dostluk değildir.”

Nietzsche: “Dost, seni sürekli onaylayan değil, seni geliştiren kişidir.”

Epiktetos: “Karakteri zayıf insanların alışkanlıkları sana da bulaşabilir; arkadaşını dikkatle seç.” gibi öğütler verir.

Bence asıl soru şudur: İnsanı iyi ya da kötü yapan nedir?

İnsan gerçekten tamamen kendi özgür iradesiyle mi erdemli ya da erdemsiz olur? Yoksa içinde yaşadığı devletli yaşam ve devletin ürünü olan, üretim ilişkileri, siyasal kurumlar ve kültürel çevre onun kişiliğini büyük ölçüde biçimlendirir mi?

Sosyal bilimlerin önemli bir bölümü, insan davranışlarının yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacağını göstermektedir. İnsan doğuştan bazı biyolojik eğilimlerle dünyaya gelir; fakat kişiliği, değer yargıları ve davranışları büyük ölçüde içinde yaşadığı sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal koşullar tarafından şekillendirilir.

İnsanlık tarihine bu açıdan baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkar.

Yaklaşık on bin yıl önce bitkiler ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlandı. Bugün o hayvanların büyük bölümü doğadan koparılmış, yaşamlarının tamamını insan denetimi altında geçiren canlılara dönüştü. Gün yüzü bile görmeden yetiştirilen hayvanlar endüstriyel üretimin bir parçası hâline geldi.

Ancak evcilleşen yalnızca hayvanlar değildi. Yerleşik yaşamla birlikte insanlar da yeni üretim ilişkilerinin ve giderek organik yaşamın bozulmaya başladığı bir yaşamın etkisi altına girdi. Devletin ortaya çıkışıyla birlikte bu süreç alabildiğine derinleşti. Daha önce dayanışmacı, ortaklaşmacı, komünal biçimlerde yaşayan topluluklar, giderek mülkiyet ilişkilerinin, sınıfsal ayrımların ve devlet otoritesinin egemen olduğu bir düzen içinde yaşamaya zorlandı.

İnsan artık yalnızca doğayla ve doğal çevresiyle değil, iktidarla da ilişki kurmak zorundaydı. Vergi vermek, savaşmak, itaat etmek ve kendisi adına alınan kararlara uymak, yaşamın olağan parçaları hâline geldi. Toplumsal yaşamın kuralları artık doğrudan insanlar tarafından değil, devlet, din ve mülkiyet düzeni tarafından belirlenmeye başladı.

Ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte milliyetçilik de güçlü bir siyasal ideolojiye dönüştü. Hatta semavi dinler yetmiyormuşçasına egemenlerin dini haline getirildi. Aynı insan türünün üyeleri olan milyarlarca insan, farklı ulusların mensupları olarak birbirinin rakibi ve düşmanı hâline getirildi.

Bugün geldiğimiz noktada dünya nüfusunun azınlık bir bölümü ya başkalarının emeğinden ya da doğal kaynaklardan elde edilen sömürü ve talan sayesinde yaşamaktadır. Geri kalanlarımız ise  kendi işgücümüzü satarak yaşamımızı sürdürmekteyiz. Başka bir ifadeyle, günümüz ekonomik sistemi insanları ya sömüren ya da sömürülen konumuna indirgedi.

Bugün her birkaç saniyede bir insan açlık ve yetersiz beslenme nedeniyle yaşamını yitirirken, dünyanın en zengin 10 kişisinin serveti en yoksul 4 milyar insanın toplam servetine yaklaşmaktadır. Böylesine büyük eşitsizliklerin yaşandığı bir dünyada insan davranışlarını yalnızca bireysel ahlak üzerinden değerlendirmek yeterli olabilir mi?

İnsanları yalnızca “iyi”, “kötü”, “erdemli”, “erdemsiz”, “karakterli” ya da “karaktersiz” diye sınıflandırmak, onları biçimlendiren toplumsal koşulları göz ardı etmek anlamına gelmez mi?

Elbette insan, hem iyilik hem de kötülük yapma potansiyeline sahip bir canlıdır. Ancak hangi potansiyelin gelişeceği, büyük ölçüde içinde yaşadığı koşullara bağlıdır. Bu nedenle insanı anlamak istiyorsak yalnızca bireyin ahlakını değil, asıl o ahlakı üreten devletli düzeni  sorgulamak zorundayız.

Bu nedenle filozofların “erdemli insanlarla arkadaş ol” gibi öğütlerini tamamen yanlış bulmuyorum. Ancak bunların eksik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu öğütler, insanın neden erdemsizleştiğini açıklamıyor. Oysa nedenleri değiştirmeden sonuçları değiştirmek mümkün değildir.

Eğer insanı gerçekten daha özgür, daha dayanışmacı ve daha erdemli bir varlığa dönüştürmek istiyorsak, yalnızca bireyleri değil, onları biçimlendiren toplumsal kurumları da değiştirmemiz gerekir. Tahakkümün, sömürünün ve eşitsizliğin yerini özgürlük, dayanışma ve karar süreçlerine doğrudan katılım aldıkça ki, bu da ancak devletin sönümlenerek yerini özyönetimlere dayalı komünler federasyonunun alması ile insanın kötülük üretme eğiliminin de zayıflayacağını ve zamanla minimum seviyeye ineceğini düşünüyorum.

Böyle bir toplum yalnızca insanlar için değil, diğer canlılar için de daha yaşanabilir olacaktır. Bu nedenle insanlık, doğayı ve hayvanları sömüren bir uygarlık yerine, onlarla birlikte yaşayan bir uygarlık kurmayı vakitlice inşa etmeli. O zaman yalnızca insanlar değil, bugün insan egemenliği altında yaşayan milyonlarca hayvan da daha özgür bir yaşama kavuşabilir.

Kısacası insanı anlamak istiyorsak, yalnızca onun karakterine değil; karakterini oluşturan toplumsal koşullara da bakmak zorundayız. Çünkü insanı biçimlendiren, onun doğasından ziyade içinde yaşadığı devletli dünyadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu