H. İbrahim Özkurt / DEVLETLER SÖNMEDEN DERTLER SÖNMEZ
Devletlerin “ihtiyaçtan doğduğunu” iddia edenler bu yazıyı okumasa da olur. Çünkü tarih bize başka bir şey anlatır: İlk devletler, komünal yaşamı tasfiye eden bir karşı devrimin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlk yaptıkları ise açıktır: kadını ve esirleri köleleştirmek, tüm canlıların ortak yaşam alanı olan toprağı mülk haline getirmek ve insanı vergiye bağlamak. Bununla birlikte, üretmeden tüketen bir bürokrasi de doğmuştur.
İnsanlık yüz binlerce yıl boyunca ortaklaşmacı bir düzen içinde yaşadı. Çatışmalar olduysa da bunlar hayatta kalma mücadelesiydi. Devletle birlikte bu çatışmalar sınıfsal çıkarlara hizmet eden savaşlara dönüştürüldü. Böylece doğal ve organik yaşam adım adım tasfiye edildi.
Beş bin yıl önce başlayan bu süreç, bugün korkunç bir tabloya ulaşmış durumda:
Üç saniyede bir insan açlıktan ya da yetersiz beslenmeden ölüyor. Altı saniyede bir başka insan aşırı tüketim nedeniyle hayatını kaybediyor. Üretilen gıdanın üçte biri çöpe gidiyor. Her yıl yaklaşık 3.000 canlı türü yok ediliyor. Dünya’nın ortalama sıcaklığı kritik eşiğe dayanmış durumda. Bu, sadece bir kriz değil; sistemin doğrudan sonucudur.
Gerçek şu: Bu yıkım, devlet gücü olmadan sürdürülemezdi. Savaşlardan ekolojik felakete kadar tüm büyük yıkımlar, devlet aygıtı üzerinden organize edilmektedir. Daha da çarpıcı olanı, bu sistemin kendi varlığını sürdürebilmek için sürekli yeni yıkımlar üretmek zorunda olmasıdır.
Bu nedenle sorun yalnızca kapitalizm değildir. Sorun, devletin kendisidir. Adı ister kapitalist ister sosyalist olsun, devlet var oldukça tahakküm de var olacaktır. Nitekim bunu bizzat yaşayarak gördük.
KISACASI: İNSANLIĞIN KURTULUŞU, DEVLETİN HER BİÇİMİNDEN KURTULMAKTAN GEÇER.
Ancak tarihsel gerçeklik de ortadadır: Köle isyanlarından köylü ayaklanmalarına, devrimlerden toplumsal patlamalara kadar hiçbir hareket devleti ortadan kaldıramadı. Hatta birçok devrim, devleti daha da güçlendirdi. Marksist-Leninist deneyimler bunun en açık örneğidir. Mülkiyet devletleştirildi ama devlet ortadan kalkmadı; aksine daha merkezi ve daha güçlü hale geldi. Doğa politikalarında da farklı bir yol izlenmedi.
Marks, “proletarya iktidarı alır almaz komünizmin inşasına başlar ve ileri aşamada devlet sönümlenir” demişti. Ancak bu sürecin nasıl işleyeceğine dair somut bir model bırakmadı. Bu boşluk, sonraki teorilerde doldurulamadı. “Sınıflar, sınırlar, para ortadan kalkacak” deniyor; peki yerine ne konacak? Nasıl işleyecek? Bu sorular hâlâ cevapsız.
Benim de uzun süredir sorduğum soru tam olarak bu:
Devlet ortadan kalktığında üretim, dağıtım, sağlık, eğitim, enerji gibi temel ihtiyaçlar nasıl örgütlenecek? Bu soruya verilen tek yanıt “o günün işi” oldu. Oysa bu yaklaşım, bir gelecek tasavvuru değil, belirsizliğin itirafıdır.
Gerçek şu ki: Somut örgütlenme modelleri geliştirilmeden komünal bir yaşam kurulamaz. Sadece protesto etmek ya da hukuki mücadele yürütmek sistemi geriletmeye yetmez. Tarih, çok daha güçlü hareketlerin bile bunu başaramadığını gösteriyor.
O HALDE NE YAPMALIYIZ?
Devlet ele geçirilerek ortadan kaldırılamıyorsa, başka bir yol düşünmek zorundayız. Murray Bookchin’in dediği gibi: “Bir ağacı yok etmek için dallarını değil, köklerini kesmek gerekir.” Devletin kökü ise merkezde değil, yereldedir.
Çözüm, yerelden başlayan, ademi merkeziyetçi, doğrudan demokratik örgütlenmelerdir.
Tarih bize bunun ipuçlarını verdi. 1905’te Rusya’da ortaya çıkan Sovyetler, doğrudan demokrasinin somut örnekleriydi. Eğer bu yapılar geliştirilip yaygınlaştırılsaydı, belki de bambaşka bir tarih yazılabilirdi. Ancak merkeziyetçi parti yapısı bu potansiyeli ortadan kaldırdı.
Bugün eksik olan şey açık:
Sovyet benzeri halk meclisleri.
Peki neden hâlâ yok? Neden sadece övülüyor ama inşa edilmiyor?
Oysa günümüz koşulları bu tür örgütlenmeler için çok daha uygun. Ekolojik kriz, ekonomik eşitsizlik ve toplumsal bilinç, geniş kitleleri alternatif arayışına itmiş durumda.
Eğer fabrikalarda, mahallelerde, kentlerde doğrudan demokrasiyle işleyen meclisler kurulursa; eğer bu yapılar koordineli bir şekilde örgütlenirse; eğer toplumun tüm kesimleri (kadınlar, gençler, emekliler, emekçiler) sürecin öznesi haline gelirse, o zaman gerçek bir alternatif ortaya çıkabilir.
Bu, sadece bir örgütlenme modeli değil; aynı zamanda yeni bir insan tipidir:
Kendi yaşamını yöneten, karar süreçlerine katılan, yani gerçekten “politik” olan insan.
Sıkça dile getirilen bir itiraz var: “Devlet buna izin vermez.”
Ama tarih bize şunu öğretir: Hiçbir hak izinle kazanılmadı.
“Örgütlü bir halkı hiçbir güç yenemez” diyorduk.
Belki de unuttuğumuz şey tam olarak budur.
Ben ise şunu söylüyorum:
Doğrudan demokrasiyle örgütlenmiş, meclisler halinde birleşmiş bir halkı gerçekten hiçbir güç yenemez.